From Rudaw.net

Jun 17, 2015

Washington şehri, ünlü generalleri ve siyasetçileri onurlandıran anıtlarla doludur.

Bu şehirde yaşayan herkes, bu anıtları görmeye alışkındır.

Fakat kavşağa asılmış ve insanları “David Brooks’la Bir Akşam” etkinliğine davet eden büyük bir afiş görmeye pek alışkın değiliz.

Yazar, yorumcu ve üniversite hocası olan Brooks, 7 Mayıs’ta Ulusal Presbyterian Kilisesi’nde bir konuşma yaptı.

Bu afişe bakarken, Amerikan kilisesini ve bin yıl geçse böyle bir etkinliğe imza atmayacak Kürt camisini karşılaştırmaktan kendimi alıkoyamadım!

Türkler’in kötü yönettiği Kürdistan’daki küçük memleketimde 3 cami vardı ama hiçbiri konuşma yapması için bir aydını davet etmemişti.

Yahudi olan Brooks, bir Hıristiyan kilisesinde ağırlanmıştı.

Orta Doğu’daki bir Kürt camisi niye aynı şeyi yapamasın?

Kürt camileri Kürtlerin ihtiyaçlarına cevap olmalıdır, İngiliz Kilisesi’nin İngiliz halkına hizmet ettiği gibi.

Kral 8. Henry, 7. Papa Clement boşanmasına müsaade etmeyince İngiltere Kilisesi’ni kurmuştu. Kürdistan Camisi’ni kurmak içinse yüzlerce farklı sebep var.

En büyük sebepse Kürt camisinin özgür olmayışı. Bu caminin Cuma hutbeleri bile uzak diyarlardan dikte ediliyor – fakat din özgürlüğü İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’yle kesin kez güvence altına alınmıştır!

Türkler’in, Farslar’ın ve Araplar’ın, Tanrı ile aramızda arabulucululuk yapmak gibi sahte bir tavır takınmalarına ihtiyacımız yok. Onlar olmadan da Tanrı’yla özel bir bağ kurabiliriz. Her şeye kadir olan Tanrı, Kürtçe de biliyor – her ne kadar İslam Türkiye Cumhuriyeti bu dili öldürüp yerin dibine gömmek istese de.

Benim Türkler’e ve iğrenç yönetimlerine getirdiğim eleştiriyi bir kenara koyalım ve esas konumuza dönelim. Brooks’un en iyi satanlar listesine girmiş son kitabı “Karaktere Giden Yol”dan bölümlerin okunduğu söz konusu etkinliğe ben de katıldım.

Yunan tarihçi Plutarkhos, doğru ahlaka sahip bireylerin insanlık için iyilik yapmaları konusunda sıradan kişilere de ilham verebileceğini söylemişti. Brooks’un kitabı da aynı görüşte.

Dünya, karışık bir yer ve kötülük, özellikle de şehirlerde kol geziyor.

Ölümlülerin bu kötülükle baş etmek için ahlaki bir dile ihtiyacı var fakat dünyadaki kötülük herkesi etkilediği için aramızdaki en iyi insanlar bile bu ahlaki dili konuşurken zorluk çekebiliyorlar.

Mesela Türkler, dilimizi yasaklayarak bize iyilik ettiklerini düşünüyorlar ama bu durum, sadece ama sadece nefretlerini ve ahlaki aptallıklarını açığa vuruyor.

“Kendi”, “kişisel”, “önce ben” ve “kendim yaparım” gibi ifadeleri kullanmada göze çarpan bir artış var.

“Topluluk”, “paylaşmak”, “birleşik” ve “kamu yararı” gibi kelimelerin kullanımında ise büyük bir düşüş.

Son yıllarda, “karakter”, “vicdan”, “erdem”, “minnettarlık”, “tevazu” ve “iyilik” gibi kelimelerin değeri düşmüş gibi.

Amerikalılar “tevazu” kelimesini gün geçtikçe daha çok askıya alırken, biz Kürtler, “gururlu Kürtler” deyişinde olduğu gibi, “tevazu” kelimesinin tam tersini memnuniyetle kullanıyoruz.

Bahsettiğim kitapta da adı geçen Aziz Augustine’in gururlu Kürtler’den haberi yoktu ama hala tevazu gösterebilenler için son derece anlamlı sözleri vardı!

Agustine şöyle diyor: “Kendini önemseyen ve bu şekilde memnun olan gururlu kişi, kendi gözünde pek bir büyüktür ama aslında memnun ettiği bir aptaldır çünkü kendini memnun ederken aptal durumuna düşen aslında kendisidir.”

Agustine’nin bu tanımına uyan kaç Kürt sayabilirsiniz?

Fakat en güzel hikâye, Roosevelt yönetiminde çalışma bakanı olan, ABD’nin ilk kabine üyesi Frances Perkins’e ait.

“Hayattan istediğim nedir?” diye soranlardan değildi o.

“Hayat benden ne istiyor?” diye soruyordu.

1911 yılında New York’taki Triangle Kadın Giyim Fabrikası’nda çıkan ve 146 işçinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan trajik yangın, Maine’li bu genç kadının kendisini işyeri güvenliği ve işçi hakları konusunda lobi çalışmalarına adamasını sağlamıştı.

Fakat erkeklerin hükmettiği bir “Geleneksel Erkek Kulübü”ne benzeyen (başkent)Albany’de acemi ve alakasız bulunmuş ve dışlanmıştı. Böyle bir yerdeki meclis üyelerini etkilemesi pek mümkün gözükmüyordu.

Ta ki çalışma arkadaşlarının utanç verici işlerinden şikâyet ederken, “Her erkeğin bir annesi vardır, unutmayın!”diye sızlanan meclis üyesi Hugh Frawley ile karşılaşıncaya kadar.

Şans eseri ağzından çıkan bu yorum, Perkins’in bütün kişiliğini değiştirmişti.

O andan itibaren – ki daha 30’lu yaşlarının başındaydı – yaşlı bir kadın gibi giyinmeye başladı; basın ona “Anne Perkins” ismini verdi.

“Anne Perkins”e hayır demek artık öyle zordu ki. Haftalık çalışma süresinin 54 saatle sınırlandırılmasında etkili oldu. Kısa bir süre sonra ise Başkan Roosevelt tarafından kabinesine davet edilmiş ve haftalık çalışma süresini 40 saat olarak belirlemişti.

Eğer bunu okuyan bir Kürt iseniz, şüphesiz ki FrancesPerkins’leNixon yönetiminde kabine üyesi olan Henry Kissinger arasındaki farkları göreceksiniz.

Perkins, ölümcül bir yangın trajedisinden ders çıkarmış; dünyayı daha iyi bir yer yapmak için elinden geleni ardına koymamıştı.

Kissinger ise Almanya’da Hitler tarafından gazla zehirlenmenin eşiğinden dönmüştü; ama yıllar sonra, Bağdat’la savaşmaları için Kürtlerin gözünü boyamış; daha sonraysa hainlik edip bizi Saddam Hüseyin’in “merhametli” ellerine terk etmişti.

Bir senato komitesi, sözde müttefiklerimizle niye böyle kirli oyunlar oynadığını kendisine sorduğunda ise merhametten zerre kadar nasibini almamışçasına şöyle cevap vermişti:

“Gizli eylem, misyoner çalışmalarıyla karıştırılmamalıdır.”

Verdiği alaylı cevap “Mantar nasıl yetiştirilir” şakasına benziyordu: “Karanlığa koy ve bokla besle!”

Bir farkla: Kürtler zehirli gazlarla beslenmişti!

Ama esas trajedi şuydu: Biz Kürtler Kissinger’ın ne kadar sinsi ve hilekâr olduğunu göremedik; tam tersi, onu misyoner sandık!

Umuyorum ve dua ediyorum ki dersimizi almışızdır.

Bu yüzden Washington’a bir heykel daha yapılacaksa, Frances Perkins’a ait olsun, Henry Kissinger’a değil.

Henry’nin yeri, karanlığın içinde mantarların yanı olmalı!

Türkçeye çeviren: Uzay Bulut

Kani Xulam @AKINinfo

Leave a reply

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong> 

required